Güzel Atlar Ülkesi: Kapadokya

Cappadocia Turkey 82Kapadokya, peri bacaları, vadiler, kırgı bayırlar gibi büyüleyici doğal güzellikleri; Neolitik çağdan, Hitit uygarlığına, Romalılardan, Selçuklu ve Osmanlı dönemine uzanan tarihi; tüm bu uygarlıklardan izler taşıyan el sanatları ile salt ülkemizin değil; dünyanın da özel yerlerinden biri olma özelliği taşıyor.

Güne bir balon seyahati ile başlayıp, bir yeraltı şehrinin derinliklerinde gezinmek, volkanik tüfe oyulmuş kiliselerin duvarlarını süsleyen fresklerin yarattığı hayranlık hissi kaybolmadan günbatımının gökyüzüne çizdiği renklerin çeşitliliğine şahit olmak...

Belki bir arada yalnızca Kapadokya’da mümkün.

Eşsiz coğrafyası, kiliseleri, volkanları, vadileri ve nehirleriyle “Güzel atlar ülkesi” Kapadokya, tüm dünyayı vatandaşlarını olduğu gibi sizi de huzura, sükunete ve iyi hissetmeye çağırıyor...

Kapadokya’nın Coğrafi Konumu

Aynı zamanda bir Hitit Eyaleti olan Kapadokya’nın sınırlarını netlikle tanımlayan ilk coğrafyacı hemşehrimiz Strabon olmuştur.

Buna göre Kapadokya, Güneyde Toroslar, Kuzeyde Kuzey Anadolu Dağları, Batıda Aksaray şehri, Doğuda ise Malatya ile sınırlanmış geniş bir bölgedir. Bugün Kapadokya dendiğinde, geniş anlamda benzer özellikler gösteren Niğde, Aksaray, Nevşehir, Kayseri ve Kırşehir illerinin kapladığı alan; dar anlamda ise, peribacalarının bolca bulunduğu Nevşehir, Ürgüp, Avanos arasındaki sınırlı coğrafya akla gelir. Yılda yaklaşık 3 milyon turist tarafından ziyaret edilen Kapadokya bölgesi, yeraltı şehirleri, manastır ve kiliseleri, kale ve vadileriyle sıra dışı volkanik bir alandır.

Kapadokya’nın Kısa Tarihçesi

Kapadokya’nın tarihi, örneğin bir aşıklı höyük ele alındığında her ne kadar neolitik çağa kadar uzansa da, bölgenin ilk önemli uygarlığının M.Ö 2000 yıllarında burada bir takım ticaret kolonileri kurmuş olan Asurlular olduğu söylenebilir.

Yaklaşık 250 sene süren Asur egemenliği bölgeye Hititlerin yerleşmesiyle son bulmuştur. Oldukça güçlü bir imparatorluk olan Hititler bölgeyi yoğun biçimde iskan etmişler; geriye günümüzde hale görülebilen kale yapıları, kentler, yazılı kayalar bırakmışlardır.

Anadolu içlerinde Frigler tarafından yenilgiye uğratılan Hitit imparatorluğundan sonra bölgede oluşan siyasal boşlukta “Tabal Krallığı “ adı verilen geç Hitit krallıklarından biri kurulmuştur.

Med ve Kimmer akınlarıyla iyice zayıflayıp merkezi yapısı dağılan Frigler ve Tabal Krallığı, daha sonra yerini 545 yılında Anadolu’yu fetheden Perslere bırakmıştır. Kapadokya adı da, özgün “Katpadukya” biçimiyle tam olarak bu döneme aittir ve “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelmektedir.

İki yüzyıl kadar süren bir istikrar döneminin sonunda, Büyük İskenderin Pers egemenliğine son vermesiyle Kapadokya’da oluşmuş bulunan nispi siyasal boşluk en sonunda Romalılar tarafından doldurulmuş, Anadolu’nun neredeyse tamamında olduğu gibi Kapadokya’da da uzun sürecek bir Roma hakimiyeti kurulmuştur.

Roma Dönemi bilindiği gibi aynı zamanda Kapadokya’da Hıristiyanlığın gelişme dönemi olmuştur. Özellikle dini serbestliğin kazanıldığı bu dönemi takip eden Bizans döneminde ise, Hıristiyanlık bölgede ciddi bir gelişim göstermiş; Sasani, Emevi, Moğol işgallerine rağmen bu hareket Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de sürmüştür.

Kapadokyanın Tarihsel, Doğal Ziyaret Noktaları

Cappadocia Turkey 16Doğal ve tarihsel güzellikleriyle Kapadokya’nın yılda yaklaşık 3 milyon turisti ağırladığından bahsetmiştik. Hititler tarafından bir idari bölge olarak tanımlanmş geniş Kapadokya bir kenara bırakılıp, yalnızca Avanos, Ürgüp, Nevşehir üçgenindeki “Küçük Kapadokya” bile ele alındığında, bölge kendisini tanımak isteyenlere onlarca ilginç ziyaret noktası sunduğunu söylemek mümkündür. Kapadokyanın hakettiği biçimde tanınabilmesi için en az iki, mümkünse üç veya dört gün konaklamak uygundur.

Kapadokya’yı ziyaret edenleri bekleyen en önemli aksilik, görülmese çok şey kaybedilmeyecek yerlerin, kesinlikle ziyaret edilmesi gereken yerlerin önüne geçmesi riskidir. Bunun için, profesyonel bir turist rehberinin kişisel tercihlerini de içerecek biçimde Kapadokya’yı genel olarak tanıtmaya çalışalım.

Kesinlikle Görülmesi Gereken Yerlerin Merkezi: Küçük Kapadokya

Aslında çok kullanılmayan turistik bir terminolojinin parçası olsa da, köşeleri Avanos, Ürgüp ve Nevşehir’e yerleşen ve Hitit Kapadokya’sının çok küçük bir kesimini kapsayan “Küçük Kapadokya” üçgeni, bölgede kesinlikle görülmesi gereken yerlerin ciddi bir kısmını içermesi açısından faydalı bir çerçevedir.

Bahsedilen yerleşimlerden Nevşehir, 150 bini aşan nüfusuyla bir şehir, diğerleri ise bu şehrin, kısmen daha iyi korunmuş olan, 15-20 bin nüfuslu ilçeleridir. Bu yerleşimleri kapsayan Küçük Kapadokya ise, peri bacaları, vadiler, kırgı bayırlar, kayaya oyulmuş kale, kilise ve manastırları barındıran bu coğrafyanın en ilginç bölgesidir.

İsterseniz, bu bölgeyi tanımaya bölgenin tam merkezinde yer alan oldukça sakin ve şirin bir yerleşim olan İbrahimpaşa köyüyle başlayalım.

İbrahimpaşa Köyü (Papayani)

Kapadokya tıpkı Anadolu’nun tamamı gibi her tarihsel dönemde bir medeniyetler beşiği olmuştur. Bu alabildiğine özel bölgede, vaktiyle bir Hititli savaşçının yaşamış olduğu bir mağaranın, bir Rum köylüsü tarafından elma deposu olarak yüzyıllarca kullanıldıktan sonra bir Türk çiftçisinin hayvanları için dama dönüştürülmüş olması hiç bir zaman garip değildir.

İbrahimpaşa köyünün tarihinin Hititliler zamanına kadar geriye gidip gitmediğini bilmemekle birlikte, köyün binlerce yıllık bir Rum yerleşimi olduğunu söylemek mümkündür.

Köyün daha sonra “Babayan”a dönüşmüş olan orijinal adı “Papayani” Aziz Yanni anlamına gelen Rumca bir sözcüktür. Köy de adını muhtemelen bu yerel Hıristiyan azizinden almış; daha sonra köye su getirdiği söylenen Nevşehirli Damat İbrahimpaşa’nın adı ve ünvanı yerleşime isim olarak verilmiştir.

Bölgenin en merkezi noktalarından birinde bulunan İbrahimpaşa, aslına bakılırsa Kapadokya’nın bir çok köy ve kasabasıyla ortak bir takım özellikler göstermektedir.

Köy yerleşimi, bölgenin güneyindeki Kavak ve Ortahisarda olduğu gibi kış güneşini almak için bir vadinin güney yamacına kurulmuştur ve Kapadokya yerleşimlerinin büyük çoğunluğu gibi tarıma uygun düzlüklerin ortasında bulunmaktadır.

Köyün tipik evleri, yöresel taştan, bitişik düzende inşa edilmiş; odalar ise, sıcaklığın korunmasına yardımcı olacak biçimde kemer, daha doğrusu tonoz şeklinde yapılmıştır. Ev ahalisinin yaşadığı bu taş odalara ek olarak evlerin tamamında hayvan damı, mutfak, elma-kayısı deposu, şırahane gibi farklı işlevlerle kullanılan mağaralar bulunmaktadır.

Sınırları iki geniş vadi ile çizilen köyün merkezinde hasat sonrası harmanlama işlerinin içinde yapılmasından dolayı “Harman” olarak adlandırılan bir ana meydan bulunmakta, köyün dar sokaklarının neredeyse tamamı bu meydana açılmaktadır.

Kapadokyanın diğer yerleşimlerinde de görülebileceği biçimde, köyün eski kısmı bu meydanın etrafında gelişmiş, daha sonraları, evinin yanında bir bahçe, traktörü için bir otopark veya basitçe biraz daha konforlu bir yaşam isteyen köy sakinleri, köyün periferisine, inşa ettikleri yeni evlerine göçmüş bulunmaktadır. Dolayısıyla köy, kabaca yeni ve eski olarak adlandırılabilecek iki ana bölümden oluşur hale gelmiştir.

Köyü nüfusunun belirli kısmı uzun süreönce büyük şehirlere yerleşmiş olsa da, halihazırda 600 kadar köy sakini doğdukları yerde, tarım ve ticaret faaliyetiyle geçinmekte; bölgenin en önemli kaya ustaları hala İbrahimpaşa’da yaşamını sürdürmektedir.

Köylülerin Balkan vadisi olarak adlandırdıkları uzun vadinin Güneye bakan yamacına kurulmuş olan köye, Nevşehir-Ürgüp yolundan, Ortahisara varmadan hemen önce sağa dönerek varılır. Yeni yerleşimin içinden mezarlıkların arasından geçildikten sonra, yol ana meydan ya da Harman’a varır. Araçtan burada inilip Harmandan düz biçimde Munar Mahallesine, sağa ve aşağıya doğru köprü mahallesine yürümek mümkündür.

Eski ana yol seçildiği takdirde yüz metrelik keyifli bir yürüyüşün ardından “El Puente Cave Hotel”in (www.elpuentecave.com) hemen yanında bulunan köprüye varılır. Otel bahçesinden, 1936 yılına ait bölgenin en yüksek tarihi köprüsü ve Balkan vadisinin eşsiz manzarasının keyfini çıkarmak mümkündür.

İbrahimpaşa köyünden sonra yolumuzu Ortahisar kasabasına düşürmekte fayda vardır.

Ortahisar Kalesi ve Kasabası

Kapadokyada tarihi Hititlere kadar uzanan iki adet, kayaya oyulmuş kale yapısı bulunmaktadır. Bunlarda küçük olanı, adını etrafında kurulmuş olan kasabaya vermiş bulunan “Ortahisar”dır.

Ortahisar, tıpkı İbrahimpaşa gibi Balkan vadisinin Güneye bakan yamacına kurulmuştur ve tam ortasında, ilk olarak Hititliler tarafından galeriler açılmak suretiyle bir kaleye dönüştürülmüş bulunan büyük bir volkan tüfü kütlesi bulunmaktadır. (Burada bir parantez açarak volkan tüfünün, volkan ve kraterlerden çıkan küllerin oluşturduğu kayaya verilen ad olduğunu söylemeliyim. Aslında oluşum açısından daha dayanıklı ve yapı elemanı olarak kullanılan volkanik taşlardan farklı olmasa da, Kapadokya’nın mağaralarının içine oyulduğu bu taş, inşaat açısından pek de muteber olmayan, çabuk kırılan bir taştır. Söz konusu taş, her ne kadar binaların görünmeyen cephelerinde maliyeti düşürmek açısından kullanılsa da, dayanıksız ve üzerinde çalışırken sürekli kırılan elverişsiz yapısından dolayı, taş ustaları tarafından “bok taş” olarak adlandırılmaktadır)

Ortahisar kasabası, kalesi, taş ve kaya kiliseleri ve büyüleyici vadi manzarasıyla çok tanınmayan ama bölgenin en ilgi çekici kasabalarından biri özeliğindedir. Eğer gün batımı için kaleye çıkılmak düşünülmüyorsa, merkezden vadinin diğer tarafına geçen yol takip edilmeli, manzara noktasından eşsiz vadi, kasaba ve kale kompozisyonuna karşı deklanşöre basılmalıdır.

Bu kısa ziyaretten sonra, ya manzara tepesinin arkasından önce yukarı sonra sola giden yol takip edilerek Pancarlık ve Sarıca kiliselere varılmalı ya da tekrar ana yola doğru ilerleyerek yola çıkmadan sağa giren bağ yolundan “Hastane Manastır”a ulaşılmalıdır.

Bu eski manastır ve sağlık kompleksi, 3 değişik kilisesiyle mimari açıdan Kapadokyanın ilginç ibadet noktalarından birisi olarak kaçırılmaması gereken bir güzelliktir.

Son bir bilgi olarak, Ortahisar’ın çok önemli bir doğal depoculuk merkezi olduğunu belirtmeden geçmeyelim. “Limon Antalya’da yetişir ama Kapadokya’da limona dönüşür” sözüyle ifade olan bu ekonomik faaliyet, özellikle Ortahisar’da kazılmış bulunan, kimileri dev boyuttaki depolarda gerçekleştirilmektedir.

İyi bir havalandırması olan kaya depolar limonu yaklaşık 6 aya kadar iyi koşullarda, üstelik herhangi bir soğutucu makineye ihtiyaç duymadan koruyabilmektedir.

Üç güzeller

Ortahisardan Ürgüp istikametine dönüp kısa bir süre ilerledikten sonra, yolun sol tarafında neredeyse Kapadokya’nın amblemi haline gelmiş bulunan grup peri bacasına “Üç güzeller”e varılır. Eğer hava açıksa ufukta Ürgüp’ün arkasında 3900 metre yüksekliğiyle Erciyes dağı görünür. Manzara muhteşemdir.

Dervent: Develi Vadi

Ürgüpü sağımıza alıp Avanos istikametine doğru ilerlediğimizde kısa bir süre sonra yol bizi gerçek adı Dervent olsa da, içinde bulunan deve şekilli peri bacasından dolayı “Develi Vadi” olarak da adlandırılan oldukça ilginç bir vadiye çıkarır.

Bu vadi, farklı açılardan kendilerine baktığımızda bazen tanımlanması güç şekillere, açıyı değiştirdiğimizde ise, tanıdık cisimlere benzeyen bir çok peri bacasını içinde barındırır. Bu özelliği nedeniyle vadi kimilerince “hayal gücü vadisi” olarak da anılmaktadır.

Söz konusu vadide, deve, Napolyon’un şapkası, Meryem Ana ve Öpüşen ördekler dikkatli gözlemcilerin bakışlarınca fark edilmeksizin uzunca süre saklanamazlar. Sizin de bunları kısa sürede tespit edeceğinize inanıyorum.

Paşabağ

Kapadokyada mantar şekilli peri bacalarının belki de en yoğun biçimde bulunduğu yer olan Paşabağ, söz konusu oluşumların fallik biçiminden dolayı özellikle turizm şöförleri arasında farklı bir isimle anılmaktadır.

Volkan tüflerinin, yağmur ve eriyen kar sularıyla aşındırılması; volkan bombası adı verilen bazalt kayalar tarafından korunması sonucu oluşan peri bacaları Paşabağ tepelerinde hala oluşum halindedir.

Bunlardan yol kısmına yakın olanlar milyonlarca yıllık bir sürecin ürünü olarak ciddi büyüklükteyken, yamacın üst tarafındakiler daha genç oluşumlardır. Paşabağında geçireceğimiz bir yarım saatte, peri bacalarının arasında gezme ve etraftaki yüksekliklerden panaromik bir vadi manzarası izleme imkanı bulabiliriz.

Küçük Moskova: Avanos

Kökenleri ta neolitik çağa uzanan antik Vanessa, Kızılırmak kıyısındaki ayrıcalıklı konumu sayesinde hemen her zaman müreffeh bir yerleşim olagelmiş bir yerleşim; Kapadokya’nın Ürgüpten sonraki ikinci büyük kasabasıdır.

13 bin kişilik nüfusun ciddi bir bölümünün turizm sektöründe çalıştığı kasaba özellikle halı ve seramik üretiminde bölgede önemli bir yere sahiptir.

Avanos’un Kapadokya’da ilerici niteliğiyle öne çıkması ve darbe öncesi sol siyasetin güçlü merkezlerinden biri olması, bölgede bu yerleşimin “Küçük Moskova” olarak tanınmasına yol açmıştır.

Avanos, nehir kıyısı konumu, kendine özgü havasıyla gerçekten iç açıcı, ziyaret edilesi bir yerdir. Avanos’a bir kez varılınca bir çömlek atölyesi ve halı kooperatifi görülmeden ayrılınmamalıdır.

Göreme Açık Hava Müzesi

Kapadokya’da Hıristiyanlar

Cappadocia Turkey 68Anadolu tarihsel olarak Hristiyanlık açısından her zaman önemli bir coğrafya olagelmiştir. Aziz Pavlos’un Tarsus’lu olmasından, ilk yedi kilisenin Ege’de kurulmasına kadar bu din açısından çok önemli gelişmelerin merkezi olan Anadolu, aynı zamanda Hıristiyanlığın ilk olarak gelişip serpildiği topraklardır.

Hıristiyan topluluklar açısından Kapadokya’nın önemi ise, belki de diğer bölgelerle karşılaştırıldığında “yaşamsal” olarak adlandırılabilir. Bölgede Hıristiyanların eseri olan yüzlerce kilise, manastır ve yeraltı şehrinden oluşan çok ciddi bir miras bulunmaktadır.

Aslında büyük bir manastır kompleksinden başka bir şey olmayan Göreme Açık Hava Müzesi de, belki de bu geniş mirasın en önemli unsurudur.

Bilindiği gibi Hıristiyanlar, Roma döneminde sistemli bir zulüm politikasının mağduru olmuşlar, bu esnada erken dönem Hıristiyanlarının bir bölümü, gizli vadileri saklanmak için ciddi imkanlar sunan Kapadokya’ya yerleşmişlerdir. Bu 300 yılık zulüm süreci Büyük Konstantin’in 313 yılındaki Milan Fermanıyla sona ermiş; Kapadokya bölgesindeki kiliseler, ancak bu tarihten itibaren oyulmaya/inşa edilmeye başlanmıştır. Bununla birlikte, kiliselerin inşa tarihi ile bugün gördüğümüz 9-12 yy arasına tarihlenen freskler arasında yüzlerce yıllık bir zaman farkı olduğunu unutmayalım.

Bahsedilen “hürriyet” döneminde -nüfus içinde oranı yüzde zaten altmışa kadar çıkmış bulunan- Hristiyanlar Kapadokyayı bir dinsel çekim merkezi haline getirmiş; bu dönemde yaşamış olan Kapadokyalı Aziz Bazilyus, çok önemli bir dinsel, tarihsel figür olarak Göreme Manastırı merkezli bir öğreti oluşturmayı başarmıştır.

Kayserili zengin bir toprak sahibi aileden gelen Aziz Basilyus, ailenin zenginliklerine sırt çevirip Kudüs ve İstanbul’da keşişlik eğitimi almış; daha sonra doğduğu topraklara dönerek Göreme Manastırının organizasyonunu gerçekleştirmiştir.

Dinsel törenlerde cemaate sırtını dönmemek gibi sıra dışı sayılabilecek tavırların yanısıra Aziz Bazilyus, takipçilerine kendilerini toplumda asla soyutlamamalarını öğütlemiştir. “Bölgemizde nerde acı çeken biri varsa, bizim yerimiz onun yanıdır” sözüyle ifadesini bulan bir anlayışa sahip olan aziz, örneğin bir kuraklık yılında “bir parça ekmeğin varsa, onu başka bir açla paylaş ve tanrının yardımına güven” sözüyle de anılır.

Bu çerçevede Aziz Bazilyus’u, çok sonraları Latin Amerika’da ortaya çıkacak “Kurtuluş Teolojisi”nin Jose Marti, Camilo Torres gibi hümanist rahiplerinin bir öncülü olarak görmek mümkündür.

Manastıra dönersek...

Göremenin Ürgüpe doğru uzanan küçük bir vadisine kurulmuş bulunan Göreme manastırı, tamamı kayaya oyulmuş bulunan kilise, mezar, yemek ve yatakhane, depo ve mutfaklardan oluşan tahmini 600 kişinin barınabildiği büyük bir komplekstir. Söz konusu komplekse ait koğuşlar ve mezarlık vadinin bir yanında, kilise, küçük manastırlar ve mutfak-depo bölümleri diğer yanındadır. Bizans döneminin başına ait olan kompleks, 1924 yılındaki mübadeleye kadar aktif biçimde faaliyette olmuş; cemaatinin göçmesiyle sahipsiz kaldıktan sonra 1985 yılında Unesco tarafından tarih mirası listesine alınıp müzeye dönüştürülmüştür.

Müzeye ilk girişte dikkatimizi çeken iki önemli ayrıntı, kızlar ve erkekler manastırıdır, beşer katlı bir apartmanı andıran manastırlar büyük boyutta iki adet peri bacasnın içine oyulmuştur ve ikisi de ayrı yemekhane, mutfak, yatakhane ve şapel gibi bölümlerbarındırır.

Aziz Bazilyus Kilisesi

Açık hava müzesinde karşımıza çıkan ilk kilise Aziz Bazilyus kilisesidir. Orijinal durumundaki dış narteks, parekklesion ve ana nef bölümünden ayakta kalan parekklesion bölümü bugün kiliseye girilen yerdir. Burada bir takım önemli şahsiyetlerin ve kilise yapımına katkıda bulunmuş kişilerin mezarları bulunmaktadır. Bir sütun sırası ve kapıyla ayrılan ve tek bir tonozdan oluşan ana nefte ise, bir mezar oyuntusu, üçlü bir apsis ve altar gözümüze çarpar. Kilisenin bu bölümünde atları üzerinde Aziz Corc ve Teodor, Meryem Ana ve İsa, Aziz Bazilyus ve ana apsis içindeki Pantokrator (Evrenin efendisi) İsa freskleri bulunmaktadır.

Elmalı Kilise

İki tünel ve bir avludan geçilerek vadinin içine vardığımızda karşımıza Elmalı kilise çıkar. Sütun, tonoz, kemer, kubbe ve eşsiz freskleriyle elmalı kilise bölgenin en güzel kiliselerinden biridir.

Kilisede ağırlıkla İsa’nın hayatını ve mucizelerini konu alan fresklerin dışında, ana apsis içindeki Deisis (Endüljans) sahnesi ve Aziz figürleri, ana kubbedeki Pantokrator İsa, madalyonlar içindeki İncil yazarları, rumca yazılar ve melek figürleri dikkat çekicidir.

Azize Barbara Kilisesi

Kimi ülkelerde denizcilerin ve askerlerin koruyucusu olarak addedilen Azize Barbara’ya adanmış kilise, güzel mimari dizaynı, haç planı ve basitliğiyle ön plana çıkar ve tipik bir ikonoklastik (Bizans’ta imparator 3. Leon’un freskleri yasaklamasıyla ortaya çıkan ikona kırıcılığı dönemi) kilisedir.

Kilise bu dönemde askeri semboller, basit haçlar, meyve ve bitki çizimleriyle süslenmiş; daha sonra bunların üzerine bir kaç fresk yapılmıştır.

Yılanlı Kilise

Şu an için tek bir tonoz yapısı gösteren bu şapel, içinde bulunan freskte San Corc ve Teodor tarafından öldürülen dragonun şeklinin yılanı andırması yüzünden “Yılanlı Kilise” olarak tanınmaktadır. Asıl adı ise, San Onofre Kilisesidir.

Müzenin en küçük kilisesi sayılabilecek bu kilisede, yukarıda bahsettiğim dragon freski dikkat çekmektedir. Efsaneye göre bir kralın kızını kaçıran dragonu Kapadokyalı azizler öldürür ve prensesi kurtarır. İkonografyada sık karşılaşılan bu freskte dragon asıl olarak kitapsız dinler veya paganizmi temsil etmektedir. Hıristiyan azizler onu öldürerek paganist dönemi sembolik manada sona erdirir v halkın (Hıristiyanlığa meyletmesini arzu ettikleri) bilincini temsil eden prensesi özgürleştirir.

Kilise tonozunda bulunan Konstantin ve Elena dışında dikkat çeken bir diğer figür de, yaşlı bir adamı andıran Azize Onofre’dir. Çok çekici bir kadın olduğu vücut hatlarından anlaşılan Azize Onofre’ye tanrı kendisini korumak amacıyla gizlenebilmesi için sakal ve bıyık vermiştir. Azizenin göğüsleri açık, cinsel organı bir ağaç dalı tarafından gizlenmiş durumdadır.

Karanlık Kilise

Müzenin üst tarafında bulunan ve ayrı bir bilet alınarak ziyaret edilen kilise, şu ana kadar bahsi geçen neredeyse tüm freskleri içeren oldukça güzel bir kilisedir.

Sandallı Kilise

Karanlık kilisenin devamında bulunan Sandallı kilise müzedeki en iyi bezenmiş kiliselerden bir diğeridir. Fresklerdeki figürlerin tamamının sandalet giymiş olmasından kaynaklı olarak bu ismin yakıştırıldığı düşünülmektedir. Diğer fresklerin yanı sıra, bu kilisede bulunan iki Hıristiyan azizinin kendilerine karşı hoşgörülü bir yönetim sergileyen Selçuklu hükümdarı Şah Mesut’a saygı gösterdikleri fresk ise, dikkate değerdir.

Kilisenin hemen altında, son akşam yemeği sahnesinin bulunduğu masa ve uzun bir oturma yeri kayaya oyulmuş bulunan bir yemekhane bulunmaktadır.

Bu kilise müzenin içinde ziyaret edilebilen son kilisedir. Sandallı kilise ziyaretinden sonra müzeden çıkılmalı, otoparka doğru 80 metre kadar yokuş aşağı inildikten sonra, aynı biletle 10-11. yüzyıllarda son şeklini almış bulunan Kapadokya’nın belki de en güzel kilisesi, “Tokalı Kilise” kesinlikle ziyaret edilmelidir.

Yeraltı Şehirleri ve Kapadokyada Hıristiyanlık

Cappadocia Turkey 122000 yıllık bir tarihe sahip olan Hıristiyanlık dini için Anadolu toprakları hemen her zaman tarihsel önemde olagelmiş; özellikle Hıristiyanlığın doğuş döneminde Anadolu ve Kapadokya, Hıristiyanlar için bir sığınak işlevi görmüştür.

Hıristiyanlığın ortaya çıkışında İsa peygamberin Baba Tanrı ve Kutsal Ruh gibi, o ana kadar hem yeryüzünün hem de gökyüzünün efendisi olarak algılanan imparatordan daha yüce varlıklar tanımlaması, Hıristiyanlığın bir nevi sapkın inanış olarak görülmesine yol açmıştır.

Bununla sınırlı kalmayan Romalılar, problemi büyümeden çözmek amacıyla Hıristiyanlar üzerinde “perseküsyon” adı verilen, sürekli bir zulüm ve sindirme politikası uygulamaya başlamış; dininden vazgeçmek istemeyen Hıristiyanlar ise, Kapadokya gibi Roma varlığının çok yoğun olmadığı ya da gizlenme imkanlarının fazla olduğu bölgelere göç etmişlerdir.

Kapadokya’ya göçen Hıristiyanların büyük çoğunluğu belirli bir süre dinsel inançlarını gizleyebilmiş ancak kimlikleri deşifre olduktan sonra Roma zulmünden kaçmak için akıllıca bir çözüm üretmeleri gerekmiştir.

Bölge Hıristiyanları bu sefer, geçmişte olduğu gibi göç etmek yerine, Kapadokya’nın üzerinde bulunduğu volkan tüfünü oyarak, Roma akınları gerçekleştiği zamanlarda kullanılmak üzere geçici yeraltı sığınakları yapma kararı almıştır. Bir kısmı Hititlerden kalma mağaraları da içeren ve bölgede 20 kadarı keşfedilmiş bulunan bu sığınaklar bugün “yeraltı şehirleri” olarak adlandırılmaktadır.

Yasak İnancın Sığınakları: Yeraltı Şehirleri

Kapadokyada yaklaşık 20 adedi bulunmuş olan yeraltı şehirlerinin gerçek sayısının 50 kadar olduğu düşünülmektedir. Birbiriyle ciddi benzerlikler gösteren bu yapıların genel olarak ahır, depolar, yatakhaneler, mutfak, galeriler, havalandırma bacaları, kapılar ve şırahanelerden oluştuğu söylenebilir.

Bölgedeki yeraltı şehirlerinin en büyükleri Derinkuyu ve Kaymaklıdır. Aşağıdaki bölümde bunlardan oldukça tipik bir tanesi olan Kaymaklı yeraltı şehrine değinilmekle yetinilecektir. Bununla birlikte daha küçük ve yakın bir seçenek olarak Özkonak ya da 55 metre derinliğiyle Derinkuyu yeraltı şehirleri de ziyarete açık ve son derece ilginç yapılardır.

Kaymaklı Yeraltı Şehri

Adını Kaymaklı kasabasından alan bu yeraltı şehri bölgede bulunan ikinci büyük yeraltı şehridir ve Unesco tarih mirası listesinde yer almaktadır. Hıristiyan nüfus tarafından kazıldıktan sonra uzunca bir süre sığınak olarak kullanılmış; dini hürriyetin kazanılmasıyla birlikte, neredeyse varlığı bile unutulmuş; İstanbul’a yönelen Arap akınları ve Anadolu’yu etkileyen Moğol işgali zamanında kullanıldıktan sonra Cumhuriyet döneminde bir süre patates deposu işlevi görüp, son olarak da müzeye dönüştürülmüştür.

Kaymaklı yeraltı şehrine girişte, merdivenlerin sonunda karşımıza ilk olarak ahır bölümü çıkar. Bu ahırlar nüfusun hayvanlarının Romalıların mangal partilerine kurban gitmemeleri için geliştirilmiş zorunlu çözümlerdir. Duvarlardaki takalar ise yemlik olarak kullanılmıştır.

Ahırın solundaki tünel bizi depo ve odaların yanından küçük bir avluya çıkarır, aşağıya indiğimizde tam karşımızda geçici mezarlık, onun hemen yanında ise, yeraltında kimi zaman aylarca saklanmak zorunda kalan ahalinin moralini de yükseltmeye yarayan ayinlerin düzenlendiği şapel yapısı görülür. Şapel küçük bir sunak ve apsise sahiptir, diğer kiliselerin aksine yeraltı şehri kiliselerinde fresk görülmez, söz konusu şapelde de süsleme adına yalnızca küçük bir haç kabartması bulunmaktadır.

Şapelin devamında bizi yine bir avlu ve bu avluyu neredeyse tamamen çevrelemiş bir depo alanı beklemektedir. Uzun yıllar boyunca her ihtimale karşı hasadın belirli bir kısmının direkt burada depolandığını tahmin etmek zor değildir.

Depo alanından sonra inişimiz devam eder ve iyice daralan tünel bizi bu sefer şırahane - şarap mahzeni olarak kullanılan bölüme götürür. Şırahaneler, hasat sonrası herhangi bir uzun sığınma döneminde üzümlerin bozulmasını engelleyerek onlardan şarap elde etme imkanı sağlamaktadır. Bu bölümde ayrıca bir de değirmentaşına benzeyen kapı bulunmaktadır. Şayet düşman yeraltı şehrinin yerini bulabilirse, bu kapılar kapanmakta, derinlere çekilmeksuretiyle savunma buradan gerçekleştirilmektedir. Kapıların ortasındaki deliklerden düşmana ok atıldığı da rivayetler arasındadır.

Bu bölümden daha da aşağıya inildiğinde yeraltı şehrinin en derin noktalarına varılmış olur. Buradaki dar ve uzun tüneller aslına bakılırsa yeraltı şehrini iki ana bölüme ayırmaktadır. Bu tünellerin darlığı ve alçaklığı buraya sığınanların fiziksel olarak minyonluklarından değil; kendilerinin rahatça geçtiği yerden düşmanın da aynı rahatlıkla geçeceğini tahmin ediyor olmalarındandır. Bu yatay tünellerin ikisinin arasında ise, tam yukarıya doğru uzanan oldukça derin, nemin kurutulması; ahaliye oksijen sağlanması ve gözetleme gibi işlevleri yerine getiren “havalandırma bacası” bulunmaktadır.

Havalandırma bacasından sonraki tünel bitirilince tekrar bir şırahaneye varılır, burada nereye gittiği bilinmeyen başka bir galeri ile muhtemelen yaşlılara, hamile kadınlara ayrılmış odaların önünden geçen merdivenler bulunur, söz konusu merdivenler 18 metre derinlikteki bu bölümü mutfak-yemekhane bölümüne bağlar.

Bir yeraltı şehrindeki mutfak aslına bakılırsa, yemekhane işlevi de gören, etrafına yiyecek ve odun depoları oyulmuş; oldukça geniş bir bölümdür ve muhtemelen burada gece karanlık çökünce yalnızca bir kere basit ve sınırlı miktarda yemek pişirilmektedir ve bu yemeği ahaliye gruplar halinde ve peyderpey dağıtıldığını tahmin etmek için de dahi olmaya gerek yoktur.

Kaymaklı da en son mutfak ziyaret edildikten sonra su sarnıçları, depolar, diğer kapılar ve yatakhaneler görülerek, tekrar ahıra bağlanan yoldan dışarı çıkılır.

Kapadokya’nın Dikilitaşları: Peri bacaları

Cappadocia Turkey 101Kapadokya, sahip olduğu tarihsel zenginliklerin yanı sıra aynı zamanda bir takım oldukça alışılmadık doğal güzelliklere de ev sahipliği yapan bölgedir. Bu güzellikler aslında bir takım belirleyici koşulların tam olarak “Güzel Atlar Ülkesi”nde buluşmasıyla, yani bir nevi tesadüf biçiminde ortaya çıkmıştır.

Kapadokya’nın en ilginç doğal oluşumları kuşkusuz peri bacalarıdır. Fallik biçime sahip bu oluşumlar, temel olarak volkanik faaliyetle oluşmuş bir topografyanın doğal etmenlerle biçimlenmesiyle hayat bulmuştur.

Kapadokya’da takriben 25 milyon yıllık bir süre önce başlayan volkanik patlamalar, bölgenin genel olarak yüzeyini oluşturmuştur. Özellikle, Tendürek, Göllüdağ, Hasan ve Erciyes gibi volkanlardan çıkan kül ve lav, volkan tüfü katmanlar halinde bugün her yerde görünen volkanik kayaların oluşumuna yol açmış; daha sonra bu katmanların yağmur ve kar sularıyla biçimlenme süreci başlamıştır.

Bu aşamada ortaya çıkan peri bacalarının oluşumu için ise, iki temel volkanik elemana ihtiyaç vardır. Bunlardan birincisi, kolay aşınan katman halindeki volkan tüfü, bir diğeri ise bazalt veya andezit gibi, aşınmaya karşı dayanıklı “volkan bombası” adı verilen kayalardır. Volkan ve kraterlerden çıkan veya lav tabakalarının kırılmasıyla oluşan bu kayalar, tüf katmanlarının üzerinde kalır. Bu gerçekleştikten sonra ise, özellikle yamaçlarda, milyonlarca yıl sürecek bir aşındırma faaliyeti başlar. Bu aşınma süreci esnasında aşınan bölümler, üzerinde bir şapka vazifesi gören bir volkan bombasıyla korunmayan bölümlerdir. Bahsedilen milyonlarca yıllık aşındırma süreci tüf katmanının seviyesini onlarca metre aşağı düşürürken, volkan bombası tarafından korunan bölgeler, üzerindeki koruyucu kayayla birlikte doğal bir sütun veya mantar biçimini almakta, Bu mantarsı formlar ise, peri bacası olarak adlandırılmaktadır.

Hasan Dağının Gölgesinde: Ihlara ve Çevresi

Ihlara Vadisi ve Belisırma Köyü

Ihlara vadisi, 14km uzunluğunda, aşağı yukarı yüz metre derinliğinde Melendiz Nehri tarafından oluşturulmuş yemyeşil, volkanik bir vadidir.

Vadi, gözlerden uzak yapısı sebebiyle Roma zulmünden kaçan Hıristiyanlar tarafından mesken tutulmuş; yine aynı nedenle uygun yerlere manastır, kilise, konutlar oyulmuştur.

Bu yapılardan vadinin içinde bulunan en önemlileri Kokar Kilise ve Ağaçaltı kilisesi olarak sayılabilir. Vadi için en uygun ziyaret biçimi, bölgeye bir yeraltı şehri ziyareti de içeren turlarla ulaşmak, vadiye rehber eşliğinde Ihlara köyünden girerek, 4,5 km’lik bir yürüyüş ile Belisırma’ya varmaktır.

Belisırma köyü, Aksaray’ın Güzelyurt ilçesine bağlı oldukça sevimli bir köydür. Günümüzde köyün eski kısmı büyük oranda terk edilmiş; yerleşim düzlüğe doğru kaymıştır. Eski yerleşimin Melendiz kıyısına varan bölümünde ise, nehir üzerine kurulmuş iskelelerde hizmet veren turistik restoranlar bulunmaktadır.

Belisırma köyünde ziyaret edilmesi gereken en önemli yerler, eskiden özellikle aydınlanma için yağ üretimi gerçekleştirilen Bezirhane ve bunun hemen yanında bulunan yıpranmış d olsa fresklerle bezeli, haç planlı Ala kilisedir.

Yürüyüş ve Belisırma ziyaretinden sonra bölgeye eğer Derinkuyu üzeri dönülecekse, krater gölü; Aksaray üzeri dönülecekse AğzıKarahan ve Selime manastırı kesinlikle görülmelidir. Selime köyü, aynı zamanda Yıldız Savaşları filminin bir kısmının çekiminin gerçekleştirildiği yerdir.

Bir Selçuklu Kervansarayı: Ağzıkarahan

13 yüzyıla ait Ağzıkarahan Kervansarayı, Selçuklu dönemi sultan kervansaraylarının en görkemli örneklerinden bir tanesidir.

Bu dönemde birer devlet iştiraki biçiminde ve yoğun olarak inşa edilen kervansaraylar, ticari faaliyetin hareketlendirilmesi ve tüccarlara güvenli konaklama imkanı sunulması amaçlarına hizmet etmekteydi. Birbirinden yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta bulunan bu çok işlevli yapılar sayesinde tüccarlar, sabah erken saatte bir handan çıktıktan sonra gece soğukta ve haydutların saldırılarına açık biçimde gecelemeksizin, akşamüstü bir diğer hana varabiliyor; burada hayvanları için yem, su, veteriner, kendileri için doktor, sıcak bir oda, hamam ve cami bulabiliyorlardı.

En az 15-20 kişilik mangalar tarafından korunan bu kervansaraylar otel işlevlerinin yanı sıra birer pazaryeri işlevine de sahiptiler. Niyeti Kapadokya halılarını Bursa’da satıp yerine ipek almak olan bir tüccar, kimi zaman onlarca günlük yolu tepmeksizin, ipek satıp halı alma arzusunda olan başka bir tüccarla örneğin Konya’daki bir kervansarayda alış-veriş imkanı bulabiliyordu. Asıl amaç ticaretin arttırılması olduğu için, kervansaray konaklamaları için tüccarlardan sadece sembolik bir ücret talep edilirdi.

Sultan kervansaraylarının tipik bir örneği olan Ağzıkarahan, kendi adını taşıyan oldukça sevimli ve yemyeşil bir köy içinde bulunur. Bir kale görüntüsüne sahip dev eserin dıştan bakıldığında en dikkat çeken özelliği, son derece güzel bir taş işçiliğinin öne çıktığı, sultanın gücünü temsil ettiği için binanın kendisinden daha yüksek olan taç kapısıdır.

Kapı, geometrik desenler, nişler, yalancı kolonlar, yazıt ve yine çok güzel bir işçiliğe sahip, küçük nişlerden oluşan bir piramidi andıran “mukarnas”la süslenmiştir. Kapıdan içeri girildiğinde kendimizi önce geniş bir tonoz, daha sonra da yine tonozlarla çevrelenmiş bir avluda buluruz. Avlunun tam ortasında, altında bir yalak olan, beşik tonozlar üzerine inşa edilmiş küçük bir mescit; arka tarafında hamam, konuk odaları, mutfak gibi işlevlere sahip odalar; sol tarafta ise, kışlık bölümün taç kapısı gözümüze çarpar.

Bir taç kadar süslü olması nedeniyle böyle bir genel ada sahip olan kapıdan içeri girildiğinde, binanın görkemi bir kez daha bizi büyüler. Çift taraflı oldukça yüksek birer revaka sahip kışlık bölüm, mimari özelikleriyle bir gotik katedrali andırır. Bölümün ilerisine doğru devam edildiğinde ise, oldukça güzel süslemelere sahip pabuçlar üzerine oturduğu görülen bir kubbenin eski yerindeki boşluk görülür.

Ağzıkarahan, şüphesiz ki, Anadolu’da ayakta kalmış kervansarayların en güzellerinden biridir. Bir aksilik sebebiyle ziyaret edilemediği takdirde, aynı bölgedeki Tepesidelik han, Alay hani veya Avanos’a 5 km uzaklıktaki Sarıhan -kimisinin restorasyonu kötü yapılmış olmakla birlikte- gibi yapılardan en az biri görülmelidir.

Muşkara’lı İbrahim Paşa

Oldukça uzun bir tarihe sahip Osmanlı İmparatorluğu, devlet görevinde bulunmuş oldukça ilginç tarihsel figürlerin ortaya çıkmasına imkan tanımıştır. Aslında oldukça sıradan bir insan olarak Muşkara’lı İbrahim, saraya bir şekilde girdikten sonra zekası, karakteri ve kabiliyetiyle yükselip sadrazam olmayı başararak bunlardan bir tanesi olmuştur.

Çok genç yaşta basit bir görevle saraya giren İbrahim, bir süre sonra aslında padişah olacağı düşünülmeyen şehzade Ahmet ile yakın dostluk geliştirir. Şehzade’nin 3. Ahmet olarak padişah olmasıyla, bir çok entrikanın döndüğü sarayda akıllıca hareket ederek, hem sadrazam olmayı hem de padişahın kızıyla evlenmeyi başarır. Artık Muşkaralı İprahim yerine, Muşkaralı İbrahim Paşa vardır.

İbrahim Paşa, Osmanlı’nın mevzi kaybettiği bir dönemin yöneticisi olarak, askeri başarısızlıkların imparatorluğun köhne yapısıyla ilgili olduğunu kavramakta gecikmez. Sürekli savaşlar imparatorluğu yıpratmakta, reformları engellemektedir.

Durumdan vazife çıkararak bir çoğu yüzeysel bile olsa reformlara girişme cesaretini gösterir. Bu dönemde, icadından 300 sene sonra da olsa imparatorluğa matbaa getirilir, İstanbul’da sahaflarda haraç mezat satılan ve ülke dışına çıkarılan eserlerin satışı yasaklanır, bunlar kurulan kütüphanelere yerleştirilir, payitahtta bir seramik ve tekstil fabrikası açılır, kenti güzelleştirecek lale bahçeleri, çeşmeler, havuzlar yaptırılarak bir bayındırlık faaliyetine girişilir. Sanatçılar ve edebiyatçılar desteklenir. Büyük bir problem olan yangınlara karşı “tulumbacılar” örgütlenir ve İbrahim Paşa zamanında ülke “lale devri” adı verilen on yılı aşkın bir barış dönemine girer.

Paşanın faaliyetleri İstanbul’la sınırlı da kalmaz, sadrazamın doğduğu kent Muşkara, önemli bir bayındırlık projesi ve ciddi çabalarla dönüşmüş bulunduğu köyden örnek teşkil edecek bir kent yapısına ulaştırılır. Köye Aşıklı dağından su getirilip çeşmeler akıtılır, içinde medreseler, sübyan mektebi, han, aşevi, cami, han bulunan bir külliye inşa edilir; kente akın eden ahali için konutlar yapılır, olanlar yenilenmeye çalışılır. Projenin gerçekleşmesiyle birlikte Muşkara yerleşimi, basit bir Niğde köyünden, 17 bin kişilik nüfusuyla İbrahim Paşa’nın yeni kenti “Nevşehir”e dönüşür.

Bununla birlikte, İbrahim Paşa’nın faaliyetleri özellikle gerici kesimler tarafından hoş karşılanmaz. Bir kaç huzursuzluk durumundan sonra eski bir yeniçeri olan Patrona Halil, aslında çok güçlü olmasa da bir isyan çıkarır. Asker ocakları, İbrahim Paşa’nın gelirlerini azaltmış olmasından kaynaklı olarak olaya hayırhah bir tutum izlerler. Yapılan görüşmelerde tahtı kaybetmekten korkan 3. Ahmet, çocukluk arkadaşını, akrabası olan diğer vezirlerle birlikte öldürtüp cesetlerini isyancılara verir.

İsyancılar cesetleri at kuyruklarına bağlayıp kentte gezdirir, en son da palalarla paramparça eder. İnsani yönü gelişkin, yetenekli, zeki ve reformcu bir yönetici olarak tanınan Kapadokya’lı Damat İbrahim Paşanın hayatı maalesef böyle hazin biçimde sonlanır.

tur, tour

ikon-F-n

ikon-T-n

ikon-G-n

youtube

ithaki ajans Web Site Tasarımı